Darmadağın Evim


Jill Carattini

Kathleen Norris, “Üzgün Canavar” adında bir şiir yazan küçük bir çocuğun hikâyesini anlatır. Şiir bir
itirafla başlar: babasının ona bağırmasından hiç hoşlanmıyormuş. Canavarın tepkisi ise kızkardeşini
merdivenden aşağı itmek, sonra odasını dağıtmak ve en sonunda tüm kasabayı yok etmek oluyormuş.
Şiir şöyle sona eriyor: “Sonra darmadağın olmuş evimde oturup kendi kendime şöyle söylüyorum, ‘Bütün
bunları yapmamalıydım.”

Elçi Pavlus’un itirafı da buna çok benziyor: “Ne yaptığımı anlamıyorum. Çünkü istediğimi yapmıyorum;
nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum” (Romalılar 7:15). Norris daha sonra bir çocuğun içten
açıksözlülüğünü yorumluyor: “Darmadağın Evim’ her şeyi anlatıyor: birçok yetişkinden daha dürüst
davranan küçük çocuk öfkesinin derinliğini itiraf ederek kendisi için bir benzetme yaptı ve kendisi için bir
yol açtı. Eğer bu ufaklık dördüncü yüzyıl manastırlarından birinde genç bir rahip olsaydı, ihtiyar rahipler
ona tövbe yolunda emin adımlarla ilerlediğini söylerlerdi.”

Oruç zamanları içimizdeki canavara dikkatle bakma fırsatı yaratır. İman yaşamımda Hıristiyan,
İsa’nın öğrencisi ya da rastgele bir çarmıh yolcusu olmanın hakkını verip vermediğimi sorguladığım
günler oluyor. Oruç zamanında kuşkum kalmıyor: hakkını vermiyorum. G.K. Chesterton şöyle
yazmıştır, “İçimdeki derinliklere girmeye cesaret eden yalnız tek bir din gördüm.” Kırk gün boyunca
kendimize ayna tuttuğumuz Büyük Oruç zamanı derinliklerimize inmemizi talep eder. Keşfedeceğimiz
şey, bahaneler üzerine kurulu gizli merdivenlerle, sahte güvenlik raflarının üzerine konmuş iyi
işlerin putlarıyla dolu dağınık evlerdir. İşte bizim ellerimizde Mesih’in evi böylesine düzensiz bir hale
gelmektedir.

Eğer bu yerde tek başımıza kapalı kalsaydık, dağınıklık ve enkazdan başka ne bulmayı umut
edebileceğimizi merak etmeye başlardık. Pavlus’un itirafı evi temizlemek için kendi çabalarımıza
dayanmanın boş olduğunu işaret ediyor. Ancak böyle bir yolculuğu tek başımıza yapmıyoruz. Aslında ilk
önce bize gösterilmemiş olmasaydı, bu dağınıklığın farkına bile varamazdık. Vicdanlarımızdaki bu yerlere,
kendimize dair süssüz imgelere ve en sonunda kırık ve pişman yüreklerimize doğru rehberlik ediliyoruz.
Oruç, Gerçeğin Ruhu ve Kutsallık Nefesi tarafından araştırılmamız için bir fırsat sağlar. Tanrı dağınık
odalarımız ve günahla lekelenmiş duvarlarımız arasında bizi yürütür ve canavarca taraflarımızı ifşa eder.
Eğer bu yolu yalnız başımıza yürüseydik, gerçekten beyhude bir yolculuk olurdu.

Bunun yerine, darmadağın bir evdeki canavarı bize gören Kutsal Ruh, aynı zamanda maskeleri ortadan
kaldıran ve enkazı temizleyen Kişi’yi bize tanıtır. C.S. Lewis’in Narnia adlı yapıtının bir sahnesinde, büyük
Aslan önünde duran bir çocuğun üzerindeki kostümü yırtarken görünür. Çocuk sanki yüreğini deliyormuş
gibi bir his veren keskin pençelerin acısıyla kıvranır. Aslan artan bir şiddetle kostümün her katını teker
teker, öyle ki çocuk artık can çekişerek öleceğine emindir. Ama iş bittiğinde ve son kat da ortadan
kalktığında, çocuk özgür kalmanın sevinciyle coşar, çünkü taşığını kostümün ağırlığını uzun zamandır
unutmuştur.

Oruç zamanı bize sadece günahımızın derinliklerini ve tövbe etme ihtiyacımızı göstermekle kalmaz.
Taktığımız maskelerin ağırlığını ve dağınıklığımızın boyutunu görürüz; başarısızlıklarımızın getirdiği
boyunduruğu elimizde tutarız. Ve bir kez daha bütün bunları bizden almak isteyen kişiyi görürüz. “Aslında
hastalıklarımızı o üstlendi . . . Oysa, bizim isyanlarımız yüzünden onun bedeni deşildi, Bizim suçlarımız
yüzünden o eziyet çekti.” (Yeşaya 53:4-5). Dağınık bir evin kirli pencerelerinden bakıldığında Çarmıh’ın
görüntüsü çok nettir.

Copyright: http://www.rzim.org

 

Malatya Katliamı Bilgilendirme Merkezi Web Sitesi Açıldı


Malatya Katliamı Bilgilendirme Merkezi web sitesi açıldı. Site 18 Nisan 2007′den bugüne yaşananları, ailelerin, Hristiyan toplumun ve olaydan etkilenen herkesin bu süreçte yaşadıklarını ve beklentilerini, belgelere ve haberlere dayalı olarak gözler önüne seriyor. Konuyla ilgilenen herkesin mutlaka takip etmesi gereken bir site. Ayrıca Facebook Sayfası ve Twitter Hesabı ‘ndan da takip edebilirsiniz.

Tanrı’nın Üstünlüğü


Nissa’lı Gregorius (3. yy’dan..)

Ey Allah zenginliğinin, bilgeliğinin ve biliminin derinliği! Yargıları ne denli anlaşılmaz ve yolları erişilmez!

Yüksek bir dağın tepesinden aşağıdaki derin ve ölçülmez bir denize bakanların başına gelenler, Rabbin sözlerinin yüksekliğinden, bazı kavramların derinliğine baktığımda benim aklıma da oluyor.

Birçok sahil yerlerinde denize bakan tarafta, adeta ikiye ayrılmış ve tepesinden eteklerine kadar aşındırılmış bir dağ görülebilir. En yüksek tarafında denizin derinliklerine bakan bir doruk bulunur. İşte, o baş döndürücü yükseklikten aşağıdaki akıl ermez uçuruma gözlerini dikenin izlenimi, benim Rabbin “Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Allah’ı görecekler” ( Matta 5:8 ) diyen gizemli sözünün yüceliğinden gözlerimi aşağılara çevirdiğimde duyduğumun aynısıdır.

Burada Allah’ın yüreklerini arındırmış olanların gözlemine sunulmuştur. Oysa Elçi Yuhanna’ nın doğruladığı gibi, “Allah’ı hiçbir zaman hiç kimse görmemiştir” ( Yuhanna 1:18 ). Üstün zekası ile Pavlus bunu tasdik edip ekliyor “Hiçbir insanın görmediği ve göremeyeceği Allah” ( 1. Timoteos 6:16 ). Kendiliğinden zekamızın kavramlarına hiçbir destek ve dayanak sunmayan o düz, aşındırılmış ve sarp kayalık budur işte. Musa da doğrulamalarında ona erişilmez demiştir; öyle ki aklımız tepeye varabilmek ve bir şeye tutunmak için ne denli gayret sarf etse de ulaşamaz. Kavrayışımızı tam ifade eden bir deyiş vardır: Allah’ın yüzünü göremezsin. Çünkü insan O’nu görüp de yaşayamaz ( bkz. Çıkış 33:20 ).

Bu söylevde ele alınan konuların derinliğine eğilen aklımızın geçirdiği baş dönmesini şimdi anlayabiliyor musun?

Fakat Allah’ı görmek, sonsuz yaşam anlamındadır. Allah yaşam ise, Allah’ı görmeyen yaşamı görmez.

Ne gibi zorluklarla karşılaşıyor insanları umudu?

Boğulmak üzere olan Petrus’ a yaptığı gibi, Rab sallanan yürekleri yüceltir ve destekler. Onu sağlam ve dayanıklı bir zeminmiş gibi denizde ayağa dikti.

Bu kurguların uçurumunda sallandığımızda, Kelam’ın eli bize yaklaşırsa, zekamıza konuşursa ve olayların gerçek anlamını bize gösterirse, o zaman endişeden kurtulup, yolunu izleyeceğiz. Yeter ki, yüreğimiz temiz olsun. Nitekim: “Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Allah’ı görecekler” diyor.

Kitap İncelemesi: Soren Kierkegaard / Ölümcül Hastalık Olarak Umutsuzluk

Serda Ayık SEZ

“Ölümcül Hastalık Umutsuzluk”, varoluşçuluğun babası, filozof, teolog Soren Kierkegaard’ın M.Mukadder Yakupoğlu tarafından Fransızcadan Türkçeye çevirdiği eseridir. Kitabın 1. ve 2. Baskısı Ayrıntı, 3. 4. ve 5. Baskıları Doğu Batı Yayınlarından çıkmış. Kötü bir çeviriye çok güzel bir örnek teşkil eden bu kitapta, dilbilgisel hatalara da rastlıyoruz maalesef.
Çevirinin kötülüğü ile okumanın güçleştiği, anlamanın ise gerçekten zorlaştığı bu kitapta, çevirmenin bile yok edemeyeceği değerde bilgiler sunuyor Kierkegaard bize. En kötüsü ile temel bir özet çıkarabilmek sırf yazardan dolayı imkanlı hale geliyor. Soren, zengin ya da fakir, mutlu ya da mutsuz aslında her insanın içinde taşıdığı, umutsuzluk kavramını çok net bir şekilde ve olduğundan daha farklı olarak tanımlıyor. Genelin uyumsuzluk olarak nitelendirdiği “umutsuzluğu” yazar şu şekilde açıklıyor:
“Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen ilişkinin bir sonucudur.” (s.9)


Bu tanımla birlikte aslında insanın kendine dönüşünü sağlayan bu “acı”nın bir şekilde kişinin kendisinde oluşmasının gerekliliğini savunuyor adeta. Hatta sadece savunmakla da kalmayıp, bu kavramı inancının içine de çok net bir şekilde yerleştiriyor:
“O halde insanı hayvandan üstün kılan, onun acı çekmesinin gerekliliğidir. Hristiyanı, doğada yaşayandan üstün(farklı) kılan, onun bu acının bilincinde olmasıdır; tıpkı, bir Hristiyanın mutluluğunun umutsuzluktan arınarak iyileşme olması gibi.” (s.23)


Yazar, başlıca üç umutsuzluk örneği veriyor elimize.  Birincisi “bir ben’e sahip olduğunu bilmeyen umutsuzluk” diğeri “kendi olmayı istemeyen umutsuzluk”, üçüncüsü ise “kendi olmayı isteyen umutsuzluk”. Kierkegaard birinci umutsuzluğu, insanın sadece duyularına saplanarak gerçeği, yani “ben”i önemsemeyişi olarak tanımlıyor. Yazar, umutsuzluğunu bilmeyen umutsuzluğun, dünyada en çok bilinen çeşit olduğunu eklerken, bu haliyle umutsuzluğunu bilenden daha da kötü bir durumda seyrettiği gerçeğini gözler önüne seriyor: “Bilinçli umutsuza göre umutsuzluğunu bilmeyen umutsuz, gerçekten ve kurtuluştan uzaklığa olumsuz bir adım daha ekler. Umutsuzluğun kendisi de bir olumsuzluktur ve umutsuzluğun bilinmemesi de başka bir olumsuzluktur. Ama gerçeğin yolu bunların hepsinden geçer.” (s.55)


İkinci tip umutsuzlukta, her ne şekilde olursa olsun görünen bir umutsuzluk konusu olduğunun yadsınmadığına parmak basıyor Kierkegaard. Fakat asıl umutsuzluğun tam da bu konunun arkasında gizlendiğine dikkat çekiyor. Kişi bir başkası olmayı isterken ve o bir başkası olamazken, özünde kendi olmayı istememe umutsuzluğunun durduğunu belirtiyor Kierkegaard. Bir başkası olamadıkça ve kendinden bu şekilde kurtulamadıkça düşülen ve gittikçe içinde boğulamaya sebep olan umutsuzluğu güzel bir örnekle şekillendiriyor:
“Ölmüş veya şıpsevdi olan dostunu kaybetmekten dolayı aşkta umutsuzluğa düşmüş bir genç kıza bakınız. Bu kaybediş gerçek umutsuzluk değildir, kendi kendinden umutsuzluğa düşmüştür. Başkasına ait hale gelseydi en hoş şekilde kaybetmiş ve kurtulmuş olacağı bu ben, bu durumda can sıkıntısına yol açar; çünkü başkası olmadan bir ben’e sahip olmak zorundadır. Kendisi için bir hazine olabilecek -diğer taraftan bu da başka bir umutsuzluk anlamı taşır- bu ben, diğeri öldüğü zaman dayanılmaz bir boşluk olacaktır veya terk edilişini anımsattığı için bir tiksinti nedeni olacaktır. O halde ona “kızım kendi kendini tüketiyorsun” demeye çalışın; onun şu yanıtı verdiğini göreceksiniz: “ Ah! Hayır, acım tam da kendimi tüketmeyi başaramadığımdan dolayı.” (s.28)


Soren’in bu çeşit umutsuzluğa bakışı ve onu yaşanılan olayın üstünü örttüğü yerde kalan bir duygu durumdan çoktan çıkarmış oluyor. Yazar umutsuzluğun kendi kendinden kurtulamayan bir işkenceye dönüşünü devam eden satırlarda da aktarmayı sürdürüyor.
Üçüncü tip olan ben olunmanın istendiği umutsuzluğun tanımında ise Kierkegaard, direk olarak bir başkaldırma profili çiziyor. Kendi mükemmelliği ve yaratıcısının saygınlığını kırma isteği üzerine çizilen bir profil üstelik:
“Ve kendi olmayı istemek, kendinin stoacı beğenisinden veya kendine aşırı tapınmadan ileri gelmemektedir; kuşkusuz bir yalancılıktan da kaynaklanmamaktadır; kendi olmayı istemek, bir anlamda kendi mükemmelliğini izlemektir; hayır, bunu varoluş nefreti halinde ve sefaletine uygun olarak istemektedir; ve bu ben’e başkaldırmayla veya meydan okumayla bile bağlanmamaktadır, bunu yalnızca Tanrı’nın saygınlığını kırmak için yapmaktadır; onu yaratan gücü başkaldırmayla koparıp atmayı değil, ona güç kullanarak kendini kabul ettirmeyi, ona güçle bağlanmayı, ondan şeytanca destek almayı istemektedir… ve bu anlaşılabilir bir şeydir; çünkü gerçekten kötü bir itiraz, her zaman onu uyarandan destek görür.” (s.86)


Özellikle bu iki tip umutsuzluğu Kierkegaard kaçınılmaz bir şekilde ve kendi tabiri ile inancın tersi olan günaha bağlıyor:
“Tanrı karşısında veya Tanrı fikriyle, umutsuz olarak, kendi olunmak istenmediği veya istendiği zaman günah işlenir. Bu durumda günahkarlık, en üst noktaya aktarılmış güçsüzlük veya meydan okumadır, dolayısıyla günah, umutsuzluğun yoğunlaşmasıdır. Vurgu burada Tanrı karşısında olmak ve Tanrı fikrine sahip olmak üzerinedir; günahı, hukukçuların “nitelikli umutsuzluk” diye adlandırdıkları şeye, onun diyalektik, törel ve dinsel niteliğine dönüştüren Tanrı fikridir. ” (s.87)
“ O halde günahın daha önceki bölümde verilen tanımı şu şekilde tamamlanmaktadır: Tanrı’nın bir esininin doğasını bize açıklamasından sonra günah, Tanrı önünde kendi olunmanın istenmendiği umutsuzluktur veya kendi olunmanın istendiği umutsuzluktur.” (s.107)


Yazarın temelde örneklediği bu umutsuzluk şekillerine bakınca, varoluşun kendi içindeki inanılmaz devinimini, sorularını, kaygılarını, korkularını, ihtiyaçlarını ve en önemlisi çaresizliklerini, tam olarak tüm satırlarına işlenmiş olarak buluyor okuyucu. Bu inanılmaz ayakta kalma savaşı, kendi içinde derinden ölümü, yok oluşu barındırırken, aynı zamanda acı içinde ve tüm gücüyle tırnaklarını geçirerek tutunmaya çalışma gayretini de barındırıyor. Yazarın büyük bir ustalıkla analiz ettiği tüm bu süreç, çok güzel bir benzetme, bu benzetmenin gittiği nokta ile doruğa ulaşıyor. “…bir kez bile olsa hükümdarı görmeyi bile mutluluk sayacak olan ve bunu çocuklarına ve torunlarına yaşamının en önemli olayı olarak anlatacak olan bir işçiyi hükümdar aratsa ve onu damat olarak istediğini belirtse ne olurdu? Bu durumda tüm insanlar gibi işçi de az ve ya çok bundan huzursuz olurdu, kafası karışırdı, olay ona (insansal açıdan) oldukça tuhaf ve anlamsız gelirdi, kimseye tek bir kelime etmeye cesaret edemezdi; çünkü kendi içinden, çevresindeki her kişinin düşüneceği şey olan şu fikir geçerdi: Hükümdar onunla alay etmek istiyordu…” (s.95)


Tüm bu cümleler kitabın nihayeti olmasa da, Kierkegaard umutsuzlukla içinde kaybolunan bu yaşamı, ardından umutsuzluğun yaşama dönüşeceği yeri, bilen içinse kesinlikle benzetmede kaçırılmayacak o noktayı, akıl almaz bir soru ile bu minik hikayeye bağlıyor. Okuyanı yerine mıhlayan ve kendi başına sadece o soruya bakar halde bırakan ifadesi ile:
“Peki ya Hristiyanlık! Verdiği ders, bu kişinin her kişi gibi, diğer taraftan kim olursa olsun, koca, karı, hizmetçi, bakan, tüccar, berber, vs… Tanrı önünde var olduğudur; yaşamı süresince bir kez kralla konuştuğu için belki de gururlanacak olan bu kişi, şu veya bu kişiyle çoktan dostluk ilişkisi kuran birisi olacak bu insan, Tanrı’nın karşısındadır, gerektiğinde her zaman dinleneceğinden emin olarak Tanrı’yla konuşabilir ve Tanrı’nın içtenliği içinde yaşamın sunulduğu kişi odur! Hatta daha da fazlası: Tanrı bu insan için, onun için dünyaya gelmiş, bir bedene bürünmüş, acı çekmiş, ve ölmüştür; ve bir armağan bu yardımı kabul etmesi için ona ricada bulunan ve ona yalvaran, bu acılarla dolu olan Tanrı’dır. Gerçekte dünyada aklı kaybetmek için bir neden varsa, bu neden değil midir?” (s.96)


Şu çok küçük satırlarından bile rahatlıkla anlayabileceğimiz gibi Kierkegaard, ele aldığı konuyu kendine özgü şekilde ustalıkla işyelişi, ortaya koyduğu soruları, bu sorulara aradığı cevapları, analizleri ve sonunda savunduğu inancının içinde yaptığı çözümlemesi ile kitabı hak ettiği yere ve değere çoktan taşıyor.

Malatya’ya dair…

Belki de yarım saattir birşeyler yazmaya çalışıyorum ama başaramıyorum. Gözyaşlarım bilgisayarımın ekranını görmemi engelliyor. Ellerim titriyor, ne yazacağımı bilemiyorum. Ama onların anısı ve onuru uğruna birşeyler yazmak istiyorum.

Necati Aydın, Tilmann Geske ve Uğur Yüksel, Rab’leri olan İsa Mesih’e olan imanları nedeniyle acımasızca katledildiler ve bugün yüreklerimizdeki bu acı olayın 5. yıldönümü.
Kilise tarihi tıpkı onlar gibi yaşamlarını Kurtarıcılarından daha çok sevmeyen, sevemeyen kişilerin örnekleriyle dolu. İşte Mesih uğruna canlarını veren milyonlarca şehitlerin arasına Türk kilisesinden de temsilcileri görmek benim bugün göğsümü kabartan en büyük nedendir.

Maalesef Tilmann ve Uğur’u yakından tanıma şansım olmadı ancak Necati Aydın benim en nadir dostlarımdan birisiydi. İman ettikten sonra ilk tanıştığım, ilk defa beraber dua ettiğim Hristiyan Necati’ydi. O’nun yumuşak sesini, alçakgönüllü tutumunu ve sevecen davranışlarını hatırlayıp ta onu özlememek, özleyerek ağlamamak benim için imkansız.

Bugün onların bu mükemmel örneğinden çıkaracağımız çok ders var. İlk olarak Kutsal Kitap’ta elçilerin ve öğrencilerin devamlı olarak zulme uğradıklarını, zulüm görmenin ve dışlanmanın sadece İslam’ın egemen olduğu ülkelerdeki Hristiyanlar’a mahsus birşey olarak görüp İslam’ı suçlamak için geçerli bir neden olmadığını hatırlamalıyız. İsa, Yuhanna’da şunları söyledi: Sizi havra dışı edecekler. Evet, öyle bir saat geliyor ki, sizi öldüren herkes Tanrı’ya hizmet ettiğini sanacak. Bunları, Baba’yı ve beni tanımadıkları için yapacaklar. Bunları size şimdiden bildiriyorum. Öyle ki, saati gelince bunları size söylediğimi hatırlayasınız. Başlangıçta bunları size söylemedim. Çünkü sizinle birlikteydim.” (Yuhanna 16:2-4). İsa ise son nefesini vermeden önce, Baba onları affet çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar dedi (Luka 23:34). Bu ayetler Malatya’yı ve sevgili kardeşlerimizi hatırlayan bizlere, düşmanımızın İslamiyet veya Müslümanlar olmadığını hatırlatması gerekir. İsa’yı tanımayanlar nefretimizin değil merhametimizin odak noktası olmalıdırlar.

Bir diğer örnek ise İstefan’ın şehit edilişidir. İstefan’ı özellikle seçmemin nedeni Luka’nın İstefan’ın taşlanması sırasında İsa’yı tarif edişinin özelliğidir. Kutsal Ruh’la dolu olan İstefanos ise, gözlerini göğe dikip Tanrı’nın görkemini ve Tanrı’nın sağında duran İsa’yı gördü. “Bakın” dedi, “Göklerin açıldığını ve İnsanoğlu’nun Tanrı’nın sağında durmakta olduğunu görüyorum.” Belki de Türkçe çeviride dikkatimizden kaçmış olabilir ancak Grekçe metinde Luka aslında şunu söylemektedir: Göklerin açıldığını ve İnsanoğlu’nun Tanrı’nın sağında ayakta durmakta olduğunu görüyorum. Yeni Antlaşma’nın hiçbir yerinde İsa Tanrı’nın sağında ayakta durarak tanımlanmamaktadır. Diğer Yeni Antlaşma yazarları her zaman İsa’yı, Tanrı’nın sağında oturarak betimlemektedirler. Ancak İstefanos taşlanmak üzereyken İsa oturmakta olduğu tahtından kalkmakta ve kulunun çekeceği acılara ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Aynı şekilde Necati, Uğur ve Tilmann öldürülmelerinden önce İsa oturduğu tahtından kalkarak Tanrı’nın sağında durmaktaydı. O’nun bedenine ait olanlara çektirilen acılar O’nun kendisine çektirilen acılardır ve İsa bu durumda, her ne kadar bütün dünya Hristiyanlar’a karşı çıksa da, tahtından kalkarak onların savunucusu olmaktadır.

Bizler Necati, Uğur ve Tilmann’ın cennete gittikleri düşüncesiyle yetinmemeliyiz. Cennet bizim son durağımız değil, diriliş bedenlerimizi alacağımız günü İsa ile birlikte beklediğimiz bir yerdir. Kardeşlerimizin bedenlerine zarar vermeye çalışanlar bir gün o üç bedenin görkemle parlayarak dirildiklerini göreceklerdir. Hristiyanlığın özü ölüp cennete gitmek değil, diriliş bedenlerimizle İsa ile sonsuzlara dek hüküm sürmektir. Bu şekilde son günde İsa yeryüzüne Tanrı’nın Krallığını tamamen getirdiği gün Necati, Uğur ve Tilmann’a ‘Kalkın ve Babamın sizler için hazırladığı krallığı miras alın’ diyecektir. Bugün üzüntü gözyaşlarımı silerek yerine sevinç gözyaşları veren tek gerçek budur.

Son olarak Malatya bizler için uyanış çağrısı olmalıdır. Bizim bizden başka kardeşimiz yoktur. Eğer sonsuzluk boyunca birlikte zaman geçireceksek neden hala gereksiz konular üzerinde kavga ediyoruz? Necati her zaman Türk kilisesinin birlik olması gerektiğini bana öğretti ve yaşamıyla da her zaman bunu gösterdi. Ancak bizler teoloji, ideoloji, politik ve başka görüşler nedeniyle birliğimize ve tanıklığımıza zarar verici eylemlerde bulunduğumuzda Necati’nin bu çabalarına karşı çıkmış oluyoruz. Ben bu suçtan masum değilim. Geçmişte diğer kardeşlerimi kırdım ve kilisenin birliğine zarar verdim. Bu davranışlarımı hatırlayan bütün herkesten ve Necati’den ve Rab’den özür diliyorum ve nasıl bir Hristiyanlık anlayışına sahip olursak olalım birlik olmaktan vazgeçmeyelim diye dua ediyorum.

Necati… Uğur… Tilmann… sizlerle gurur duyuyorum. İsa Mesih sizlerle gurur duyuyor. Bugün cennette onlara saygı duyuluyor. O soğuk bıçaklar boğazınıza dayandığında İsa’ya ait olmaktan utanmadığınız için İsa da bugün cennette sizin Rabbiniz ve Kurtarıcınız olmaktan utanmıyor. Sizleri tekrar görüp saygıyla önünüzde eğileceğim, o müjdeyi her yere taşıyan ayaklarınızı öpeceğim ve en sonunda kalkıp sevinçle size sarılacağım günü özlemle bekliyorum. Biraz daha bekleyin, diriliş gününde sizleri göreceğiz.

Yüce Kabakçı

Abide with me Hymn (Benimle Kal)

Toplam 15 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...10...Son »